neden hepimiz akrabayız?
27/6/2026 · 4 min read
Pazardan sebze alırken satıcıya hiç düşünmeden 'Amca, bana bir kilo domates verir misin?' dersiniz. Yan tezgahtaki kadına 'Teyze, arkadan pırasayı uzatır mısın?' diye seslenir, mahalle bakkalına girip 'Hayırlı işler abi' dersiniz. Yolda birine adres sorarken de lafa 'Kardeşim buralarda bir eczane var mıydı?' diye girersiniz. İşin garibi; o pazarcıyla hiçbir kan bağınız yoktur, bakkal babanızın oğlu değildir, yoldaki genç de kardeşiniz değildir. Ama hiç düşünmeden, otomatik olarak bütün sokağı aile albümünüze dahil edersiniz. Peki, biz bunu neden böyle yapıyoruz?
Tüm ülkenin hiç sorgulamadan uyguladığı bu yakınlık, yaklaşık 2000 yıl önce Antik Roma'da bir erdem reçetesi olarak yazıya dökülmüştü.
Popüler kültürün son zamanlarda dilinden düşmeyen Stoacılığı illaki duymuşsunuzdur. Genel olarak "duygusuz olmak" ya da "acıya katlanmak" gibi sığ mottolarla süslenip servis edilse de işin aslı öyle değildir. Stoacılar için insan ve toplumsallık önemli bir yer kaplar. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik olarak rasyonelliği vurgulasalar da bu rasyonellik, Platoncu düşünceye kıyasla çok daha toplumsaldır. Stoacılara göre yaşamın amacı erdemli yaşamak ve içsel huzura ulaşmaktır; bunun bir doğal sonucu olarak da kendi becerilerimiz sınırında olabilecek en iyi toplumu yaratmaktır. İşte bu toplumsallık vurgusunu en iyi sentezleyen filozoflardan biri de MS 2. yüzyılda yaşamış Hierokles'tir.
Hierokles, kendisinden önce gelen Stoacıların oikeiôsis (kendine ait kılma / benimseme) adını verdiği bir etik düşünceyi "iç içe geçen çemberler" analojisiyle tarihin en anlaşılır ve güzel biçiminde formüle etmiştir. Bu teoriye göre hepimiz bir dizi çemberle çevriliyizdir ve ahlaki gelişimini doğru sürdüren bireyin görevi, bu çemberleri ortak bir merkezde toplayabilmektir. Bu çemberler en içten dışarı doğru sırasıyla kendimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komünitemiz ve nihayetinde tüm insanlıktır. Hierokles der ki, iyi ve bilge bir insanın görevi, o en dıştaki çemberleri içeriye, yani merkeze doğru çekmektir. Bir başka deyişle, kendimize dış çemberdeki insanlara da iç çemberdekilere davrandığımız gibi davranmayı öğretmemiz gerektiği fikridir.

Peki bunu nasıl yapacağız? Filozofumuz işi teoride bırakmayıp, öğrencilerine günlük hayatta uygulayabilecekleri öğütlerde de bulunmuştur. Yabancılara ağabey ya da abla demeyi, yaşça büyüklerse amca veya teyze demelerini nasihat etmiştir. Ona göre bu davranış insanlara gerçekten de akrabalarımızmış gibi davranmamız gerektiğine dair etkili bir hatırlatıcıdır.
Peki bu kadar benzerlik tesadüf mü? İçimden bir ses "demek ki Stoacılık bir şekilde bize sızmış" demek istiyor fakat ne yazık ki hayır. Bu davranış, Türk kültürünün Stoacılıktan bağımsız olarak bize kazandırdığı bir alışkanlık. Orta Asya bozkır hayatının getirdiği göçebe yaşam koşulları, bireysel varoluşu imkansız kılıyor ve hayatta kalmayı mutlak bir boy dayanışmasına bağlıyordu. Bu toplumsal örgütlenmenin çekirdeği ise akrabalık bağlarıydı. İslamiyet'in kabulüyle birlikte dini kardeşlik fikri, sokaktaki bir yabancıyı bizden biri olarak kodlama refleksini daha da pekiştirmiştir.
Yani Hierokles'in fikriyle bizim "amca"mız arasında ne doğrudan bir miras var ne gizli bir tarihsel köprü. Olan şey aslında çok daha ilginç. Bilimde buna yakınsama (convergence) deniyor. Biyolojide var olan klasik bir örnek ile açıklamak gerekirse yarasanın kanadıyla kuşun kanadı ortak bir kanatlı atadan miras kalmamıştır. İkisini de aynı problem, yani uçma ihtiyacı, ayrı ayrı aynı çözüme itmiştir. Benzerlik akrabalıktan değil, ortak bir problemden doğar. Kültürlerde de durum tam olarak böyledir.
Gel gör ki dilbilimcilerin "kurmaca akrabalık" dediği (fictive kinship), sadece Türk toplumuna mahsus bir olay değildir; aksine Avrupa ve Amerika dünyası dışındaki çoğu kültürde oldukça yaygındır. Batı medeniyeti rasyonalizm ve bireyselleşme ekseninde insan ilişkilerini mesafelerle kurarken diğer toplumlar yapıyı "kolektivizm" üzerine inşa etmiştir. Her kültürün tarihsel gerekçesi farklı olsa da günün sonunda varılan ortak payda aynıdır.
Tam bu noktada bir şey fark edebiliriz. İlk başta "biz neden böyleyiz?" diye sorduk. Ama belki de baştan yanlış soruydu. Çünkü yabancıya "teyze", "abi" demek aslında bir istisna değil, dünyanın büyük kısmında olağanın ta kendisi. Biz kendimize has, sıra dışı bir huyumuzu açıklamaya çalışıyorduk; oysa ortada açıklanacak bir tuhaflık yoktu. Yalnızca, kendi evrensel alışkanlığımıza Batılı bir gözlükle bakıp ona bir anlığına yabancılaştık belki de. Günün sonunda, pazar tezgahında ya da mahalle bakkalında sergilediğimiz refleks; antik bir felsefenin ya da uzak bir coğrafyanın taklidi değil, insan olmanın en eski yanıtlarından biri olarak her gün hayat bulmaya devam ediyor.
Subscribe to the newsletter
Get an email whenever I publish a new post. No spam, unsubscribe anytime.